USANÇ GÜNLÜĞÜ
Evvel selamdan sonra,
Gözlerin, gözlerin. Nasıl demeli; yaşam sebebi.
İşte şimdi diğer yanımla konuşabilirim. Sakındığım yanım. O içime içime bağıran, göğsümü içerden içerden yırtan yanımla. Sense sadece dinle istiyorum. Yine de bil, çok güzel bir randevunun ardından dinmiş bedenimin aramgahında yazıyorum tüm bunları. Başlıktan da anlayacağın üzre usancımı yazacağım. Herkes gibi bir kenara sinip damağımdaki zevki emmek bana nasip olmuyorsa da ben gocunmuyorum. Bunları bilerek okumanı, içimin sayfalarında dolanmanı istiyorum sadece.
Evet sanırım artık başlayabilir, kursağımda birikmiş sitemden ve umutsuzluktan ne varsa hepsini kusabilirim. Üzerime tarifini tahmin edemeyeceğin derecede bir usanç var. Dünyanın ve hayatın tüm bayağı yanlarından bıktım. Her tür insan manzarasından; soluk yüzlerden, sararmış benizlerden, fersiz gözlerden, sapsarı kesilmiş kir yuvası dişlerden; lağam çukuru nefeslerden, çürümüş etlerden, kaskatı iskeletlerden; şiş, pis kıllı göbeklerden; kırışmış, çirkinleşmiş derilerden, türlü türlü hastalıktan, çeşit çeşit dertten, insan yamyamlıklarından, bencilliklerden, acılardan, inleyişlerden, şikayetlerden, isteklerden, oburluktan, doymazlıktan, körlükten, cehaletten, ahlaksızlıktan, fakirlikten, tembellikten, boşluktan, renksiz hayatlardan, heyecansız kaplerden, yapmacık sevgilerden, naylon mutluluklardan, derin yaralardan, gidişlerden, yitişlerden, hamasetten, paradan, hastalıktan, soğuktan, açlıktan, uykudan, ölüm gerçeğinden, ayrılıktan, ihtirastan, doğumdan, mülkten, sahip olma güdüsünden, hırstan, zamanın hep gitmesinden, geçip gidenin geri gelmeyişinden, zamanın bizzat kendisinden; insanın ona tutsak oluşundan, kalp ağrılarından, tuli emellerden, bir çocuğun haylazlık nöbetinden, mesuliyetlerden, hesap vermeye icbar olmaktan, ömrün kısalığından ve insan hayalinin ona sığmayışından, zamanda ve mekanda sıkışıp kalmaktan, kağıttan, onu kalemle yazmaktan, kelimeden, evraktan, dokumandan, dosyadan, savunmadan, adaletten, infazdan, masadan, kürsüden, yakadan, mürekkepten, davadan, insanın her an murakebe halinde olduğu inancından; ilimden ve onu çoğaltan cahilden, yazmaktan ve ona talip olandan, şiirden ve onu dinleyenden, müzikten ve onunla mest olandan, meyden ve meyciden, dilden ve ona tamah edenden, ırktan ve onu üstün tutandan, tarihten ve onu karıştırandan, betondan ve onu kat kat yapandan, demirden ve onunla göğü yarandan, teraziden ve onunla eksik ölçüp tartandan, kalemden ve onunla kendinden bitirenden, aydan ve onu keşfe çıkandan, dünyadan ve onu 180 parçaya bölenden, kandan ve ondan talih umandan, elektirikten, ondan da öte ampulden ve onu icad edenden, hastalıktan ve ona deva arayandan, ölümden ve ömrünü uzatandan, naylondan ve onu bulandan, camdan ve onu topraktan çıkarandan, altından ve ona paha biçenden; petrolden ve enerjiye dönüştürenden, makineden ve parçalarını tek tek yerin derinliklerinden çıkarandan -ki gün yüzüne çıkmasın o kimse-; Suriye'den, Irak'tan, Kürtlerin hepsinden, 21. yy'da Ortadoğunun göbeğinde yaşıyor olmaktan, hal kavşağından ötede devrim kovalamaktan, ümid etmekten, yeise düşmekten, derviş kalbinden, geçmiş özlemlerinden, elektiriğin olmadığı sokakların mumla aydınlatıldığı çağlardan birinde yaşama arzusundan; en çok da kitaplardan... Evet, tüm bunlardan bıktım. Dahası da var.
Kendimi her an; balta girmemiş Karadeniz ormanlarının içlerinde etrafı çitlerle çevrili, dibinden nehirler akan, berisinde genişçe bir gölü olan topraktan, ahşaptan ve taştan bir konak yapma hayalindeyken; Britanya'nın Londra'sında, mahallelerin birinde ve yine altında Central Perk'i olan bir apartmanda bir dem doktoramı yaparken; İran'ın Kum kentinde, ilim havzasının kalbinde, gri renkli medreselerinin birinde, başında beyaz sarığı, sırtında siyah cübbesi, elinde nazariye ahlak ve bidaye ile Tabataba'inin dizinin dibinde ders okurken, Lahor'da İkbal'in peşi sıra yürürken, Fas'ta Leo'yla bir fincan kahve içme arzusunda, İbni Haldun ile evinin avlusunda bir sofanın üstünde, uzun uzun, vaktin nasıl geçtiğinden umarsız, umrandan ve mukaddimeden konuşurken; gah Uzak Doğu'da hafif bir yağmur sonrası sisli, yemyeşil bir çay bahçesinde yürürken; gah Moskova'dan bir kış günü yola çıkan 19. yy'dan kalma transsibirya expresinde dışarda huzurla yağan kara dalıp elimde bir fincan çayla yolculuk yaparken; gah İskandinavya dağlarında taze, güneşli bir günün ortasında yemyeşil bir tepenin üstünde uzanmışken; gah Amerika'nın banliyölerinden birinde, bir Ekim başlangıcında, sararıp dökülmüş yaprakları ayaklarımla çiğnerken; gah Frida'nın rengarenk çiçekli evinde, hayatının tam ortasında bedeninin ve ruhunun sırlarını keşfederken; gah Faran dağlarının kızıl çöllerinden ona, siyah taşın sevgilisine ruhumla akarken; gah İsfahan'ın yıldızlı gecelerinde, aya karşı, ayağı halhallı bir çenginin raksına şarap kadehini kaldırırken; gah Kurdîstan'ın sıcak bir öğleninde, Medreseya Sor'un serin gölgesinde, soğuk, ekşi ve bol tuzlu ayranımı yudumlarken bağrı yanık bir dengbêjin sesinden Xanî'den Cizirî'den Feqî'den mısralarla dimağımı tazelerken; gah Basra'nın serin bir gecesinde, meşalelerle aydınlatılmış sokaklarından birinden mescide varıp Yar'in dizinin dibinde Kumeyl olup gönlüme şifa ararken; gah Bağdat'ın o şöhretli kütüphanesinde, binlerce el yazmalı kitabın arasında varlık'ın sırrının peşindeyken; Kurtuba'nın, Kartaca'nın, Endülüs'ün sokaklarında İbni Arabi'nin ayak sürdüğü yerlere başımı koyarken; İstanbul'un Galata'sından az ötede, sahilin iki sokak berisinde, çok eskilerden kalma bir ahşap konağında, elimde kırk yıllık hatıratla, ömrümün son demlerini, seninle pencereden boğazı seyredalarak geçirirken; Hindistan'ın rengarenk gecelerinden birinde bir tuti dilli ile ritm tutarken, Paris'te bir gece yarısı Rönensans devrinin kalbine bir at arabasının sırtında yolculuk yaparken, Kufe'nin toprak damlı evlerinin sokaklarında bir öğlen sıcağında yürürken... Ve daha fazlasını hayal ederken, yaşarken, yaparken kendimi bulmaktan da evet, bir hayli bıktım!
Kendimi her an; balta girmemiş Karadeniz ormanlarının içlerinde etrafı çitlerle çevrili, dibinden nehirler akan, berisinde genişçe bir gölü olan topraktan, ahşaptan ve taştan bir konak yapma hayalindeyken; Britanya'nın Londra'sında, mahallelerin birinde ve yine altında Central Perk'i olan bir apartmanda bir dem doktoramı yaparken; İran'ın Kum kentinde, ilim havzasının kalbinde, gri renkli medreselerinin birinde, başında beyaz sarığı, sırtında siyah cübbesi, elinde nazariye ahlak ve bidaye ile Tabataba'inin dizinin dibinde ders okurken, Lahor'da İkbal'in peşi sıra yürürken, Fas'ta Leo'yla bir fincan kahve içme arzusunda, İbni Haldun ile evinin avlusunda bir sofanın üstünde, uzun uzun, vaktin nasıl geçtiğinden umarsız, umrandan ve mukaddimeden konuşurken; gah Uzak Doğu'da hafif bir yağmur sonrası sisli, yemyeşil bir çay bahçesinde yürürken; gah Moskova'dan bir kış günü yola çıkan 19. yy'dan kalma transsibirya expresinde dışarda huzurla yağan kara dalıp elimde bir fincan çayla yolculuk yaparken; gah İskandinavya dağlarında taze, güneşli bir günün ortasında yemyeşil bir tepenin üstünde uzanmışken; gah Amerika'nın banliyölerinden birinde, bir Ekim başlangıcında, sararıp dökülmüş yaprakları ayaklarımla çiğnerken; gah Frida'nın rengarenk çiçekli evinde, hayatının tam ortasında bedeninin ve ruhunun sırlarını keşfederken; gah Faran dağlarının kızıl çöllerinden ona, siyah taşın sevgilisine ruhumla akarken; gah İsfahan'ın yıldızlı gecelerinde, aya karşı, ayağı halhallı bir çenginin raksına şarap kadehini kaldırırken; gah Kurdîstan'ın sıcak bir öğleninde, Medreseya Sor'un serin gölgesinde, soğuk, ekşi ve bol tuzlu ayranımı yudumlarken bağrı yanık bir dengbêjin sesinden Xanî'den Cizirî'den Feqî'den mısralarla dimağımı tazelerken; gah Basra'nın serin bir gecesinde, meşalelerle aydınlatılmış sokaklarından birinden mescide varıp Yar'in dizinin dibinde Kumeyl olup gönlüme şifa ararken; gah Bağdat'ın o şöhretli kütüphanesinde, binlerce el yazmalı kitabın arasında varlık'ın sırrının peşindeyken; Kurtuba'nın, Kartaca'nın, Endülüs'ün sokaklarında İbni Arabi'nin ayak sürdüğü yerlere başımı koyarken; İstanbul'un Galata'sından az ötede, sahilin iki sokak berisinde, çok eskilerden kalma bir ahşap konağında, elimde kırk yıllık hatıratla, ömrümün son demlerini, seninle pencereden boğazı seyredalarak geçirirken; Hindistan'ın rengarenk gecelerinden birinde bir tuti dilli ile ritm tutarken, Paris'te bir gece yarısı Rönensans devrinin kalbine bir at arabasının sırtında yolculuk yaparken, Kufe'nin toprak damlı evlerinin sokaklarında bir öğlen sıcağında yürürken... Ve daha fazlasını hayal ederken, yaşarken, yaparken kendimi bulmaktan da evet, bir hayli bıktım!
Bu manzaranın listesini istersem daha da uzatabilir hatta ardı ardına dizip ta Kaf Dağı'na kadar götürebilirim seni. Hülasa bıktım. Tüm bunları düşlemekten de tüm evreni, tarihi, insan hikayesini; hasılı insan ve her tür mahluk ırkına dair her bir şeyi düşünmekten ve hayal etmekten bıktım. En çok da kendimden bıktım. Düşüncemin derinliğinden, uçsuz bucaksız hayallerimden, hayallerimi yaşama hırsımdan, bu hırsın beni bir türlü ateşleyememesinden, çivi gibi yerimde çakılıp kalışımdan, yaşamımı kendi kontrolüme alamamaktan, hayatımda yaşanan tüm güzel ve sıkıntılı gelişmelerin kontrolüm dışında oluşundan; kontrol etme, her şeyi tüm teferruatıyla yönetme saplantımdan; kararlarımdan; kararsızlığımdan ve onları her gün on defa tekrarlamaktan; her şeyi tecrübe ederek öğrenmekten, her şeyi deneyimlemek zorunda kalmaktan; bitirememekten, sabredememekten, bedenimin ruhumu taşıyamamasından, çelişkilerimden, tutarsızlıklarımdan, hiçbir şeyden emin olamamaktan, hiçbir şeye, hiçbir düşünceye tam olarak bağlanamaktan, uçsuz bucaksızlığımdan. bla bla bla....
Seni seviyorum. Gözlerinden öperim.
Yorumlar
Yorum Gönder