NEDAMETNÂME
I
'Her şeyin bittiği' yerden yazmaya çalışacağım her şeyi. Sözle anlatamadığımı fark ettiğim andan beri yazmaya niyetliydim. Belki yazarak anlatabilirdim. Oysa benim için yazmak bitmişti. O defteri kapatmıştım. Artık yazmayacaktım. Ne olursa olsun bir daha o alışkanlığıma dönmeyecektim. İçimi yazmak denilen şeye açmayacaktım. Zira nefret etmiştim. Benim için yazmak samimiyet isteyen bir eylemdi. Yazan yazdığı şeye karşı dürüst olmalıydı. Yaşamıyorsa yazmamalıydı. Etrafımda bu kuralı ihlal edenleri gördükçe tiksindim. Hele kelimelerden... Gündelik hayatta yer vermeyeceği kelimeyi, cümle kalıbını, ifade şekli ve uslübünü kullananları; belki de hiçbir zaman o derinlikte hissetmeyeceği duyguları yazmaktan utanmayanları, ve belki de ömründe hiçbir zaman ölesiye ve öylesine ateşli savunmayacağı ve uğrunda bedel ödemeyeceği fikirler üzerine nutuk çekenleri gördükçe midem bulandı. Başım döndü. Gözlerim karardı. Kusmuğum her defasında ağzıma geldi. Karnıma ağrılar girdi. Nevrim döndü. Elim ayağım titredi öfkeden. Ağız dolusu tükürükler dudaklarımın arkasında toplandı sayısız kez. Sonunda kendimi kaçar buldum. Uzaklaştım. Boykot ettim. Kalemden ve onu çağrıştıran her şeyden sakındım. İç alemimin dışına kovdum hepsini. Adeta recmettim. Gözümde yazmak şeytanca bir eyleme dönüştü. Ancak şeytan işi pislik bir işti o benim için. Öyle ki benim için yaşamanın, samimiyetin adı olan yazmak, ölümün ve bilimum tüm ahlaki yozlaşmanın, hasseten yalanın ve iki yüzlülüğün tarifi olmuştu. Ve halihazırda yazanlar da bu suçun failleriydi. Bir yandan ahval yanımda böyleyken diğer yandan öfke ve üzüntüden yas tutuyordum. Neden, diye sorguluyordum; Kendimi ve algılarımı. Zira ya ben değişmiştim ya da algılarım gerçekten beni yanıltmıyordu. Yanılmayı çokça diledim. Oysa hakikat tersini söylüyordu. İçim yılları bulan zamanlarca kan ağladı. Defalarca denedim. Sayısız kere oturdum masamın başına. Birçok kez şartlandım. Karar aldım. Artık bu sefer'le başlayan cümlelerimin sayısını hatırlamıyorum. Ama olmuyordu. Her girişimim her defasında başka bir organımda biten kramplarla hüsrana uğruyordu. Tüm bu yaşananlarla birlikte bir iki sefer gezi yazısı tarzında bir şeyler karaladım. O da var olanı olduğu gibi aktarmaktan öteye geçmedi. İçimde olup bitenin dışında cereyan eden eylemlerden bahsetmiştim. O kadar. Yazmak neydi benim için, demin de ifade ettim. Her şeyden evvel samimiyetti. Samimi olmayan her türlü eylemden içimi korumalıydım. Dürüst olmalıydım yazdığımda. Kişinin kendisi hakkındaki şahitliği ne derece makbul olur bilemem. Ama yazmak ve ben bir arada düşünüldüğünde dürüstlük de yanı başımıza muhakkak eklenmeli. Elimden dökülen şeylerin samimiyetine ve dürüstlüğüne itibar edilmeli. İnanmadığım ve yaşamadığım bir şeyi asla yazmam ben! Şimdi bütün bunları neden yazıyorum?Birinci nedeni artık içimin taşıyor oluşundandır. İkinci nedeni-ki bu acı verendir- tıkandım. Tüm tahminlerinin ötesinde bir tıkanıklık içerisindeyim. Bu, öylesine bir harfle yahut bir kelimeyle anlatılabilecek bir şey değil. Bunun boyutu kendi içimde arşı alaya kadar uzanmış. Evet çok güzel ifade ettin. Bu kadar mı aciz düştün? Hayır bu kadar değil. Fazlası var. Hatta anlam veremediğin tüm reflekslerin altında da acziyet diye tabir ettiğin şey var. Ve benim "tıkandım" dediğim şeyden kastım bundan başkası değil. Bu ne kadar hoşuna gider ya da sana ne düşündürür bilemem fakat bil ki artık yazmak dışında çarem kalmamıştır.
II
Evvela özür dileyerek başlamalıyım. Tıpkı Allah'ın adıyla başlar gibi... Sonsuz bir özür borçluyum sana. Özür zincirini merdiven yapsam onu tırmanarak gözün şaşmadığı, mesafenin iki mızrak boyu kısaldığı yere erişebileceğini temin ederim. Peki neden? En evvela seni tanıdığım ilk günden. Hakkında yaptığım ilk tecessüsten. Yazdıklarını okuduğumdan. Sonra onları bir daha ve sonra birkaç kez daha okuduğumdan. Hem de utanmadan! Ve iznin olmadan birkaç tanesine nazire yazmaktan. Onlardan bazısın başlıklarını bazısının ortasından yahut başından-sonundan kopardığım cümlelerle yazılarımı süslediğimden. Sonra onları ve daha fazlasını haberin olmadan kalbime aldığımdan. Namahremim olduğunu unutup yazılarını kucaklayıp okşayıp sevdiğimden. Kimi geceler onlarla uyuyakaldığımdan. Sonra bir gece istemsiz o yazılarda duygularına muttali olup onlarla yüreğimin incinen ve arayış içinde olan yanlarını suladığımdan. Bununla yetinmeyip bir gece kendimi pervasızca seni düşlerken bulduğumdan. Sonra seni zamanla kendime şiir bellediğimden. Girmiş olduğum yolun sana ait olduğuna ve bu yolculuğun sen olduğuna ve neticelerine aldırış etmeden, yürümeye devam ettiğimden. Hiç yüzüm kızarmadan adımlarıma ritim katıp üstüne üstüne geldiğimden. Sonra hilebaz çapkınlar gibi adeta seninle yazışmanın/konuşmanın bir bahanesini bulma fikrine alışmış olmaktan. Daha kötüsü sana gönlümü kaptırdığımın şuursuzluğu içinde aylarca saklambaç oynadığımdan. Sonra nasıl olduğunu şu an tam olarak hatırlamadığım bir şekilde seninle yazışıyor/konuşuyor olmanın hayretini ve heyecanını yaşamış olmaktan. Biliyor musun zaman beni bozdu. Bunu en son söylemeliydim ama şimdi söylemek lazım gibime geliyor. Asıl özrü ben sana zamanın beni bozmasına izin verdiğim için borçluyum. Tam da bu noktada yazmaya devam etmenin anlamsızlaştığının o kadar farkındayım ki... Buna rağmen devam etmem gerektiği zorunluluğunun kamçısını hissediyorum parmaklarımda. Evet sana özürler borçluyum. Geceler ve gündüzlerce sadece navai ve sarebanı dinlediğimden. Dinledikçe içimdeki adına aşk dedikleri duygunun daha bir alevlenmesine sebep olduğumdan. Gittikçe sana aşinalık makamını geçip bağlılığımın adeta bağımlılığa dönüştüğüne seyirci kalmaktan. Korkmadan seni sevmekten. Seni keşfetmekten haz aldığım o zamanlardan. Seni sonsuz sevgimle sardığımdan. O sıcaklık ve içtenliği ta derinlerinde hissettirdiğimden. Kilometrelerce öteden sana umut aşılamamdan. Umut ağacının dallarında sana salıncaklar kuracağıma dair senle sözleştiğimden. Kalbini galeyana getirip esir aldığımdan. Baştan ayağa seni aşkla yoğurduğumdan. Sana hayatı yeniden sevdirdiğimden. Sana sunduğum hesapsız sevgimle seni yaşama tekrar bağladığımdan. Sana pak ve duru kalbimden haber vermemden. Seni ona dahil etmemden. Kalbimde coşana seni inandırmış olmaktan. Keşfedilme denizinin sarhoşluğunu tattırdığımdan. Sözlerimin teninde gezinmesine mani olamadığımdan. Kalbinde taşikardinin yeniden nüksetmesini sağlayacak cümleler kurarak kalbinin frekansıyla oynadığımdan. Sandığının aksine seni tükettikçe sana susayan, seni keşfettikçe sana dair merakı artan bir yanım hala yaşıyor. Artık inanmadığını ve inancının kalmadığını biliyorum. Ve biliyorum bunu sana hissettiren benden başkası değil. İşte sana özür borçlu oluşumun bir nedeni daha. Sana çokça özürler biriktirdim dudaklarımda ta ilk zamanlardan bu yana. Ve sen bilemezsin ya da inanamazsın bunu iyi bildiğimi. Mesela sana ilk seni seviyorum demekten kendimi alamadığımdan dolayı bir özür borçluyum. Menekşem diye hitap ederken yüzüm kızarmadı. Nevruzun olmayı vadederken de. Baharın olmaya cüret ettim. Baran baran şiirleri ayağına serdim. Ve aniden bunu kestim. Ben seni sevmeyi hiçbir zaman terketmedim. Kaybetme korkusunun içimde ayyuka çıkmasına engel olamadım mesela. Her an bir şeyler olacakmış da seni kaybedecekmiş gibiyim. Aksini iddia etsen de hala böyle benim için. Ne değişti biliyor musun? Aslında gözle görülür değişen bir şey olmadı. Çok klişe olacak belki ama itiraf etmeliyim hayat yıprattı. Hayattan da ziyade ben yıprattım kendimi. Kendimi yıprattığım için de özür dilerim. Yıprattıkça seni yitirdim. Elimden kayıp gittin. Seni bambaşka biri olmaya doğru ittim. Bilemedim. Aslında bilemedim değil gaflete düştüm senden. Soruyorsun. Sahi ne değişti? Çok şey. Hiçbir şey. Hiçbir şey tepetaklak olmadı. Her şey yerli yerinde. Bir şey var ki her şeyi ona bağlıyorum. Belki buna kolaycılığa kaçmak diyeceksin. Ama öyle değil. Çok boşladım. Beni ayakta tutan, her an yaşamayı ve sevmeyi sevdiren şeyi. Gönül ve beynin tıpkı bir değirmen gibi olduğu gerçeğine gözlerimi kapadım ben. Oysa bu ikisi boşluk/yokluk kabul etmiyorlardı. Daima yemlenmeli, daima doyurulmalı ve bakımı yapılmalıydı. Durmak tabiatlerine uygun düşen bir şey değildi. Daima dönmek/öğütmek ile emrolunmuşlardı. Dönmek onların cevherini açığa çıkaran şey olarak yazılmıştı. Tıpkı mevcut olan her şeyin üzerine yazılı olduğu gibi. İnsanın kaderi de dönüşe yazılmıştır. Bunun en somut sembolik ifadesi tavafta ve 2/156'da belirginleşiyor. Aslında haklıydın. Yitirdim. Ben kendimi yitirdim. O araştırmacı, meraklı daima okuyan ve yaşayan; seven, değer veren, aşık olan, ölesiye bağlanan, tutkuyla arzulayan; hüzünlenen, efkar basan, çokça da düşünen, kaygılanan yanlarımı kaybettim. Arama hevesimi, öğrenme şevkimi, yaşama hissimi, sevme duygumu... Peki neden? Elbette seninle değil. Ben seni yıllarca aradım. Daha evvel de söylemiştim bunu sana. Seni her yerde, her yüzde, her kelimede, her renkte çokça aradım. Bulduğumda ise kendimi kaybetmeye yüz tutmuştum. Biliyor musun gözlerine bakınca her defasında yitirmiş olduğum kendimi görüyorum onlarda. Gözlerini güzel bulmam ve gözlerini ayrıca seviyor olmam asla boşuna değil. Kendimi yitirdiğim için senden özür diliyorum. Son 24 saatimi seninle konuşarak geçirdim. Zihnimin dört yanında sesin yankılanıyor. Susmuyorsun. Susmanı istemiyorum. Arada ben de konuşuyorum. Ama senin kadar değil. Gözlerine odaklanıyorum. O kadar çok seviyorum ki gözlerini...
13.08.2019|20.43
Yorumlar
Yorum Gönder